http://www.kure.tv/belgesel/1288-sifali-daglar/sifali-daglar-19-bolum/19-Bolum/141610/
-------------
Macahel Vadisi
http://macahel.com/ da nefis fotograflari bulunan yoremiz.
yolu toprak, git git bitmiyor ama guzel bir doğasi var. ayrica tema vakfi orada arastirma merkezi kurmus arilarla ilgili.
2002 yılında wwf tarafından biosfer rezerv alanı ilan edilmiş, doğası,havası,suyu ve insanları henüz kirlenmemiş cennet yer. 2 yıl öncesine kadar özel izinle girilebiliyormuş buralara, bugünlerde ise de gittiğinizde kimliğinizin bir fotokopisini sınır karakoluna bırakmanız gerekiyor güvenlik açısından.
unesco tarafından uluslararası öneme sahip karasal ve kıyı ekosistemlerinin olduğu, biyolojik çeşitliliğin korunması, ekonomik kalkınma ve kültürel değerlerin devamlılığı arasındaki çatışmaların sürdürülebilir bir şekilde çözülmesine dönük temel bir yaklaşım olan biyosfer rezerviolarak nitelenen ülkemizdeki tek alandır. bu açıdan da büyük öneme sahiptir. aşağıdaki makaleden ayrıntılara bakmak isteyenler görebilir, ingilizcem var ve ben daha nitelikli bilgi arıyorum diyenler de bir altındaki makaleye bakabilir;
http://www.macahel.org.tr/…article&id=98&itemid=125
http://www.unesco.org/…sciences/biosphere-reserves/
-----------------
Youtube Videos
zor yollar 151. bölüm artvin-camili-macahel-maral şelalesi - YouTube
TRT Zor Yollar 38. Bölüm ARTVİN ŞAVŞAT MACAHEL - YouTube
-----------------
Macaheli - Vikipedi tr.wikipedia.org/wiki/Macaheli
Macaheli vadisi, değişik türde yaşlı ağaçlarıyla ünlüdür. Vadinin bütün bayırları ağaçlarla ve çayırlarla kaplıdır. Vadinin yaklaşık % 70'i ormanlar ve meyve ...Artvin Doğal Güzellikleri - Camili - Macahel - Karadeniz Gezi www.karadenizgezi.net/artvin_dogal_guzellikleri.htm
Artvin Doğal Güzellikleri, Artvin Mağaraları, Artvin Mağaraları, Camili, Machael, Borçka Karagöl, Şavşat Karagöl, Karagöl, Meydancık, Hatila Vadisi Milli Parkı, ..Düşler Vadisi MACAHEL : Rehber Yazılar : DEEP NATURE Travel www.deepnature.com/rehber...Vadisi-MACAHEL/44
Karadeniz'in halen bakir kalmayı başarabilmiş köşelerinden birisi Macahel. Yeşilin her tonunu görebileceğiniz, doğası eşsiz saklı bir köşe.
---------
Macahel diye bir yer var…
Arkadaşlar,
merhaba.
20-27 Ağustos
2005 tarihlerinde Tema Vakfı’nın düzenlediği, Adana’dan 5, Mersin’den 2 ve
İstanbul’dan 6 kişinin katılımı ile gittiğimiz bir tracking turu.
Fotoğrafları
elime geçip yeniden yaşayınca sizler ile paylaşmadan edemeyeceğime karar verdim.
Macahel...
Artvin'in ilçesi Borçka'ya bağlı, doğal güzelliklerini korumuş 6
köyden oluşan yörenin adı. Aslında 20 civarındaki köy topluluğundan oluşuyor,
ancak 1920’lerde köylerin önemli bir kısmı, Gürcistan’da olmayı seçmişler.
Türkiye’yi seçen köyler ise Camili-Düzenli-Efeler-Kayalar-Maral-Uğur.
El değmemiş bir
bitki örtüsü ile muhteşem bir doğa parkuru, Macahel.
20 Ağustos günü
Trabzon hava limanından bizleri alan minibüs ile başladı bu yolculuk. İlk durak,
Borçka-Mavi Ay restaurant. Alabalık ve salatalar ile başlayan ufak bir ısınmadan
sonra o günün son durağına ulaştık: Karagöl
Karagöl, yemyeşil
dağların dibinde, küçük ama etkileyici bir göl. Bir sandalı var konaklama
tesisinin. Fotoğraflarda göreceğiniz bu sandalı, göl yüzeyine yakın bir kesilmiş
ağaç gövdesinin üzerine nasıl çıkardığımı, gemi kaptanı olarak (!) yolcularımın
sükunetini ve güvenliğini kısa sürede tesis edip, kurtarma çalışmaları sırasında
o ağaç gövdesi üzerinde 360o dönme çalışmaları yaparken bir anda
bastıran sis ve akşam karanlığı ile 5-6 m. ilerideki kıyının ve hatta gölün
kendisinin görünmez olduğunu, kürek ile kayığın altındaki kütüğü ittirmeye
çalışırken küreği sandala bağlayan o ince demir çubuğu göle düşürdüğümü,
sandaldaki giderek artan gerilimin başarı ile nasıl üstesinden geldiğimi,
bizden umudu kesen kıyıdakilerden birisinin göle atlayıp o siste bizi zorlukla
bulmaya çalıştığı anlarda benim de suyun altında ağaç gövdesini bulup, kürekle
onu ittirerek sandalı kurtardığımı, tam o esnada kurtarıcımızın da bizi bulup
sandala çıktığını ve yolcularımı ve sandalı kıyıya sağ salim getirdiğimi
arkadaşlara anlatacağım Macahel’e ait en heyecanlı anım olduğunu düşündüğümde
ne kadar yanıldığımı izleyen günlerde idrak edebilecektim.
Şekil-1. Borçka - Karagöl
Güzel bir akşam
yemeğinden sonra mütevazi konaklama tesisinde kamp ateşi ile ısındıktan sonra
bastıran yağmur ile akşamı bu kezlik erken sonlandırıp sabah güzel bir güne
uyanma beklentisi ve ilk kez deneyeceğim bu tatil biçiminin bana ait kaygıları
ile uyumaya çekildik.
Ertesi gün
uyandığımızda yağmakta olan yağmur, Adana’nın kısa bir süre şiddetle yağdığında
sel baskınlarına neden olan yağmuruna benziyordu. Minibüsümüz gelene dek
iyimserlik ile bekledik. Yağmur durmadı. İki saatlik bir gecikme ile
yağmurluklarımızı giyip yola çıkmaya karar verdik. Ne kadar ıslanabilirdik ki.
Deneyimliler tozluklarını çıkarıp giydiler. Bizler, battal çöp poşetlerini koli
bandajları ile bantlayarak tozluğa çevirdik.
Şekil-2.
Atanoğlu yaylası
Minibüs bizi
çıkabildiği yere kadar çıkarak Atanoğlu yaylasına bıraktı. En son inen ve arkada
kalan bizler büyük bir hevesle öndekilere yetişmek üzere hızlandığımızda
nefeslerimizin kesildiğini, kalbimizin yeterince kan pompalayamadığını görüp
atmosferdeki oksijen ile idare etmek zorunda olduğumuzu anlayıp yaklaşık 1
dakikalık süren yürüyüşümüzden sonra mola verme ihtiyacı hissettik. Nasıl
yürümemiz, tırmanmamız gerektiğini deneyimlilerden öğrenip ihtiyar nineler
ritminde ve süratinde olmak üzere yürüyüşe yeniden başladık. Hedef Beyazsu
yaylası. Ben bu yaylaları Adana’dan biliyorum; Tekir, Bürücek (otoban
kenarındalar), Tarsus’un Çamlıyaylası, çok gittim, araba ile ama olsun,
deneyimliyim… Yürürüm.
Şekil-3.
Atanoğlu yaylası geride kaldı
Yağmurun yeniden
başlaması ile Panço denilen uzun yağmurlukların niçin bizim üstümüzdeki sıradan
yağmurluklardan daha fonksiyonel olduğunu kısa sürede anladım. Muhteşem
manzaralara şahit olarak ama sürekli tırmanarak uzaktaki bir hedefe varmaya
çalışıyoruz. Şurası Macahel vadisi, pusulam da var, saat kayışına takılanlardan
ama, oryante olamadım. Tema vakfının rehberi, İ.Ü. Orman Mühendisliğinde
yıllardır okuyan genç bir arkadaş. Sürekli anlatıyor. Ancak dün de Esma’ya
sordum. Hala parkurumuzu kafamda canlandırmayı başaramıyorum. Esma da..
2000-2.200
metreden sonra ağaç örtüsü yavaş yavaş kaybolurmuş. Doğru, kayboldu.
Tırmanıp da öte
yakasını gördüğümüz ilk dağdan aşağı baktığımızda, bu geziden aklımda kalan en
hoş sürprizlerden biri vardı karşımızda. Hayatımda ilk kez, bir gök kuşağını
ondan daha yüksek bir noktada seyretme şansıydı bu. Daha da şanslıydım. Kısa bir
süre sonra üst üste iki gökkuşağı oldular. Gözümüz kesse, biraz aşağı inip
gökkuşağının bittiği noktaya ulaşılabilecek kadar da yakındı.
Resim-4. İkili
Gökkuşağı (üstteki biraz dikkat edilirse görülebilir)
Ufak bir
moladan sonra daracık bir patikayı izleyip bir tepenin arkasına dolanmaya
başladık. Bu bulutları daha önce uçak ile seyahat ederken altımda görmüştüm.
Onların üstünde olmak da hoş bir duygu. Patikadan düşersek tamam bulutlar tutmaz
bizi, ama tutunacak yeşillikler var hiç olmazsa.
Sürekli yürüdük.
Molalarda sırt çantalarından çeşitli sürprizler çıkıyor. Çukulatalar, badem,
cevizler, fındık, üzümler, krokanlı bir şeyler… Bizim de kendimize aldığımız
birkaç parça kuruyemiş ve çikolatayı ilerleyen günlerde grup arkadaşlarım ile
paylaşmayı düşünmeye başladım.
Hava bulutlu ve
yağışlı olmasa, çok uzaklarda Karadeniz’i de görebileceğimizi söyleyen
rehberimizin peşine düştük yeniden yollara, aslında çevreye değil, düşmemek için
önümüzdeki yola, bastığımız taşlara baka baka.
İlk gün çok uzun
bir yürüyüş sonrasında Beyazsu yaylasını uzaktan gördüğümüzde, önümüzde hala 2
saate yakın bir yol vardı. Bu yolun son kısmını yeniden şiddetli yağmur altında
yürüyerek bir insanın ne kadar ıslanabileceğini de anlamış olduk. Bu yayla
evlerinin, bizim yaylalardakiler ile bir benzerliği de yok.
Beyazsu
yaylasında girdiğimiz köyevinin alt katı, bu tür geziler için konaklama amacıyla
düzenlenmiş. İlk sürpriz, yoğun yağış nedeniyle İsrailli grubun burayı
boşaltmamış olması idi. İkinci sürpriz, bizi Atanoğlu yaylasına bıraktıktan
sonra geri dönüp araba yolundan 6 saatlik bir yol katedip eşyalarımızı getirecek
olan minibüsün henüz gelememiş olması idi. Kıyafetlerimizi, gürül gürül yanan
kuzinenin çevresine asıp deneyimliler, yedek pantolon-eşofman altlarını giyerken
şanslı olan birkaç kişi de ev sahibi Nezaket teyzenin verdiği bir iki pantolon
ile kuru kıyafetlere kavuşabildiler.
Kuzine’nin
üzerinde pişen adını hatırlayamadığım ama lezzetini unutamadığım yemekler, mısır
ekmeği, mutfakta daha önce pişirilmiş olanlar ile birlikte sofraya geldiğinde
bütün yorgunluklar unutuldu. Eşyalarımız da bu sırada geldi. Kendi
kıyafetlerimiz ile sıcacık çaylar da bir başka keyifti doğrusu..
Resim-5.
Kuzinede pişen akşam yemekleri
Ardından
rehberimizin liderliğindeki vampir-köylü oyunu da gecenin animasyonu olarak
keyiflenmemize katkıda bulundu.
Erkekler bir
köyevinde, kadınlar da yemek yenilen köyevinde iki odadaki yatakları paylaşarak
uyudu. Sabah kahvaltıyı takiben vurduk yollara yeniden. Denilene göre şu
gördüğümüz dağa tırmanıp gerisindeki Yıldız gölüne girip aynı dağı tekrar geri
tırmanıp ardından Gorgit yaylasına yürünecekmiş. Tamam, dün 6-7 saat yürümüştük,
yine yürürüz. Hava da güzel. Ciddi bir eğimde yavaş yavaş tırmandıktan sonra
aynı hızla göle indik. Ben hastayım, boğazım ağrıyor, burnum akıyor. Ama sağlam
olanların çoğu o güzelim Yıldız gölüne, soğuktan morarak bağıra çağıra girdiler.
Aynı yolu geri döneceğimiz için kuruması amacıyla bıraktığımız sırt çantası ile
uzun kollu gömlek, göle girenler çıkıp rehberimizin hazırladığı yemeği yerken
basan sis ile ulaşılamaz oldu. İki kişi çantalarımıza ulaşmak üzere öne
düştüğümüzde arkadan bize yetişmeye çalışan birkaç kişinin ancak sesini
duyabiliyor, gittiğimiz yönün doğru olmasına dua ediyorduk. Tesadüfen o büyük
kayayı gördüğümüzde “tamam”, dedim, “kaybolmadık”. Kuruması için bıraktığımız
giysilerimiz ve çantalarımız eskisinden daha da ıslak bir şekilde çantamızdaki
poşetlere yerleştirildi. Ekibin geri kalanının gelmesi ile birlikte yeniden
yürümeye başladık.
Resim-6.
Yıldız buzul gölü.
Uzunca bir
yürüyüşten sonra inişe başladık. Bitki örtüsü değişti, muhteşem çiçekler ve
yeşillikler arasından yürüyüp ormana yeniden girdik.
Bir uzunca
yürüyüşümüz daha oldu, böğürtlenler, ayı üzümleri yiyerek Gorgit yaylasına
yaklaştık. Uzaktan görünen evlerin yakınlarında bir yere çadırlarımız kurulmaya
başlanmış. Çadırların evlerin yakınında olmasının getirdiği bir rahatlık, güven
hissi, kaygılarımın birazını azalttı.
Resim-7.
Gorgit yaylasına iniş
Yine güzel bir
kamp ateşi, sıcacık çorba ve yemeklerin ardından içilen şaraplar. Gökyüzündeki,
benim mavi yolculuklardan alışık olduğum yıldız ve Samanyolu şöleni. Swift-Tuttle
Kuyrukluyıldızı'nın meteor yağmurunun da son günleri, gözlerim gökyüzünde. Ay da
muhteşem doğacak biliyorum, ama yorgunluğa yenik düşüp çadıra girdim, uyku
tulumuna da. Bir ara bir şarhoş, çadırın kenarını azıcık ezerek geçti,
hatırlıyorum. Çadırın üstünden geçtiklerinde değil ama ileriki bir saatte, zaten
ağzım burnum tıkanmış, kurumuş, fırlayarak uyandım. Oksijen bitmişti (!),
karanlıkta çadırın fermuarını el yordamı ile telaşla buldum, biraz hava aldım.
Yeniden yattım, uyudum. Oksijen bitmemişti.
Resim-8.
Gorgit yaylasında kamp
Ertesi sabah
mükellef bir kahvaltı ( 4 yıldızlı otel kıvamında; domates, salatalık, peynir,
zeytin, reçeller, yağ, sarelle, tahin-pekmez ve ünlü Macahel balı) ardından
yeniden vurduk yollara. Hedef, Çukuneti yaylası.
Ortalama 6
saatlik günlük yürüyüşlerin kaderimizin bir parçası olduğunu kabullendiğim gün.
Hava sıcak, yağmuru arıyor muyuz ne. Telefonlar 3 gün süreyle çekmeyecek, kapalı
zaten. Naproksen ve amoksisilin ile gündüzleri en ufak bir şikayetim yok,
yürüyorum.
Resim-9.
Yürüyüşten keyif aldığımız bir an..
Uzun bir yürüyüş
sonrasında yeniden bir krater gölü. Bu sefer niyetliyim, gireceğim, dünden
içimde kaldı. Gruptan bir Esma girebildi. Anormal soğuk. Bir doktor olarak yerel
rehberimize (Ersin) sordum, “Gireyim mi?”, “Girme” dedi, “Daha kötü hasta
olursun”. Mayoyu yeniden çıkarmadan önce yine muhteşem bir öğle yemeği: ton
balığı, zeytinyağlı barbunya, domates, salatalık, helva… Buz gibi bir Tang meyve
suyu.
Resim-10. Buz
gibi bir göl daha
Doyduk, işte
çıkacağımız dağ orası. 40 virajlar diyorlarmış uzaktan ne olduğunu
algılayamadığımız, herhalde patika olsa gerek, o yola. Yavaş yavaş çıkıyoruz,
saydım, 80 virajlara. Esma bir süredir Voltaren içiyor, dün akşam mide krampı
ile uyanmıştı. Bir adet Lansor ile yeniden uyuyabilmişti. Virajların yarısında
mide krampları yeniden tuttu. Yürümesi mümkün değil. Birkaç viraj daha çıktık,
ama daha çıkamayacak. Düşersek anında oturmamızı söylemişlerdi. Burada düşersek
(ölmeden önce) orman gülü denilen bitki örtüsünün tutunulacak kadar sağlam
olduğu hatırlatıldı. Rehberimiz muhteşem bir çocuk, en altı doktor var ekipte,
Talcid tabletler onun çantasından çıktı. Esma yürüyebilir hale geldi. Aşağıdan
yabancı bir kişi bize yetiştiğinde oralı bir amca olduğunu gördük. Minibüs
şöförümüz Tahir’in akrabası imiş. Ayakkabılarımızı beğendi, yediklerimizi
beğenmedi. Burayı çıkabilmek için sıkı yemek gerekiyormuş. Fasulye yenecekmiş,
tok tutarmış, sıkı giyinilecekmiş, “Hadi” dedi “adımlarıma uyun”. “Amcacığım sen
yürü, bizi merak etme” dedik. Ekibin son elemanları olarak dağın tepesine
çıktığımızda aşağıdaki beyazlığın kar olduğunu söylediler. İniş daha da
heyecanlı, zemin yerinde duramayan taşlar ile kaplı, bazılarımız rehber ile el
ele inişteler, aile bütünlüğü tehlikede mi.. Biz inişi yarılamadan yaşlı amca,
inişi bitirmiş, karlı alanı geçmiş uzaklaşıyordu.
Resim-11. 40
virajlardan bir görüntü
Karların üzerinde
resim çektirirken biraz aşağıda, bizi daha önce geçip, 40 virajları tırmandıktan
sonra bu inişi de geçmiş olan katırların boşalttığı eşyalarımız ve rehberimizin
söylenmesine yol açan bir düzensizlikte, ama biz baktığımızda bir hilal gibi
dizilmiş çadırlarımız. İşte bu vadide bizden başka kimse yok. Gece
ziyaretçilerimiz olmaz inşallah.
Resim-12. Kamp
kuracağımız alan
Yine muhteşem bir
yemek, sıcacık çorbalar, olmazsa olmaz kamp ateşimiz. Şaraplarımızı (biraz az
almışız, ama Borçka’da Petrol Ofisi’nde DLC Öküzgözü, Kalecik Karası ve Cabarnet
Sauvignon-Merlot şaraplarını bulmuş olmamız ne büyük bir şans oldu) içerken bu
gece ay doğuşunu göreceğim diyenler yavaş yavaş çadırlarına çekiliyorlar.
Dağların ortasındayız, Serdar’ın GPS cihazı, ayın kaçta doğacağını söylüyor:
20.30. Ama dün geceden öğrendik dağların yüksekliği nedeniyle yaklaşık iki saat
kadar geç doğuyor ay. Ayın nereden doğacağını da öğrendik. Büyük ayı yıldız
takımını buluyorsun. Cezvenin sağ kenarından aynı doğrultuda 5-6 kenar mesafe
daha yukarı doğru baktığında oradaki küçük ama diğerlerinden daha parlak yıldız,
Kutup Yıldızı. Kutup Yıldızı’na bakarken sağ kolunu tam yana aç, dön, elinin
gösterdiği yöne bak. Aha, işte ay oradan doğacak.
Ayın doğacağı
dağa doğru bakar ve boyun kaslarımızın tutulmasını önlemeye çalışırken arkamızda
kalan dağların üzerine sis çökmeye başladı. Dikkatle bakınca bunun sis değil bir
aydınlanma olduğunu anladık. Ayın kendisinden önce ışığının ardımızdaki dağı
aydınlatması olduğunu ise bir süre sonra idrak ettik. O aydınlanma giderek dağın
eteklerine indi ve ay doğmadan ben yine çadırdaydım. Uyanarak çiçek toplamaya
gittiğimde saat 02.00 civarı idi ve bir bozayı ya da çiçek toplamaya çıkmış bir
başka ekip arkadaşımın çiçek toplayışımı rahatlıkla görebileceği kadar pırıl
pırıldı ortalık. Bozayılar bu saatlerde uyuyordur diye dua ederek süratle çiçek
toplayıp çadıra döndüm. Alın fenerimi kolayca bulabileceğim bir yere koyup
yeniden uyudum. Bir daha panik atağım olmadı.
Ertesi sabah
istikamet Kuyruklu göl. Yine yürüyoruz. Çişkara geçidi üzerinden (bu geçitten
düşüp ölmeden) geçip hatta bir kısmımız geçemeyip rehberin yardımı ile aşağıdaki
sarp uçurama bakmamaya çalışarak geçip yine yüksek bir yerlere çıktık.
Molalarda yine kuruyemişler, çikolatalar. Uzun bir yürüyüş sonrasında önümüzde
Kötügöl. Bugün daha da iyiyim, yerel rehberimiz de yok, kesin gireceğim.
Resim-13.
Çişkara geçidi
Girdim, giren
çığlık atıyor. Gerçekten çok soğuk. Uyuşuyor insan, 1 dakikadan fazla suda
kalabilen yok. Yedik, içtik. Teflon tavada güneş ışığında sucuk bile pişirdi
rehberimiz. İspirto ocağı imiş, tavanın altına eğilip baktık. Şöyle bizim
yaylalardaki mangal olayına hafiften girmiş gibi olduk.
Güneş gözlüğümü
bulamıyorum, Esma da arıyor, bulamıyor. İyi ki yedek olanı ile dolaşıyordum.
Resim-14.
Kötügöl
İstikamet,
Kuyruklu göl. Yine uzun bir yürüyüş. Yürüyoruz, yürüyoruz, yürüyoruz.. Sohbetler
artık daha koyu, ekip elemanları birbirine daha yakın. Bir yayla köyünün içinden
geçiyoruz. Günler sonra ilk kez otomobil görüyoruz.
Köy arkamızda
kalıyor. Yürüyoruz. Biz en arkadayız, inişteyiz, arkamızdan bir gürültü. Tamam,
yaban domuzu nihayet saldırıya geçti. Dönüp bakıyorum, sakallı , genç bir adam,
iki elinde de yürüyüş batonları, sanki dört ayak süratle yürüyor. Bizim ekipte
de batonu olanlar var, ama işte baton böyle kullanılıyor demek ki. Adamla kısa
bir konuşma sonrasında ekibinin geri döndüğünü ancak kendisinin görmek istediği
birkaç yayla daha olduğu için tek başına yürüdüğünü öğreniyoruz. Adam çıkıdı
çıkıdı süratle bizim ürkerek indiğimiz yokuşu inip gözden uzaklaşıyor. Yaban
domuzları ve bozayılar, kalabalık ekibimizdense herhalde bu yalnız adamı tercih
ederler…
Resim-15. Kuyruklugöl
Yine çadırlarımız
hazır. Her akşam olduğu gibi kayak yaparken giydiğimiz kıyafetlerimizi (en
azından bazılarımız bu anlamda daha hazırlıklı) bereler ve eldivenlerimizi
(bazılarımız hariç) giyip ateş başındayız. Bu kez yakacağımız az, orman
güllerini yakmaya çalışıyoruz. Ben bir torba dolusu kuru dal toplamıştım
gelirken, onlar da iyi yanıyor. Ama bu gece ateşimiz pek başarılı değil.
Eksikliği, o anda oluşturduğumuz Grup Macahel’in söylediği, aslında şarkı sözü
fakiri olduğu için pek de söyleyemediği ama animasyonu kuvvetli bir şov ile
kapatmaya çalışıp şaraplarımızı içtikten sonra ayın doğuşunu görmeyi
bekleyemeden (ben) çadırlarımıza çekiliyoruz. Artık çadır beni korkutmuyor.
Geceleri bozayıların da uyuduğundan eminim artık.
Ertesi gün
Meretta yaylası üzerinden minibüsümüz ile buluşacağımız Uğur köyüne hareket
ediyoruz. Yine yürüyoruz. Mecnunlar gibi yürüyoruz. Bu kez yol çok uzun, bir
süre sonra yayla evlerinin arasından geçip sularımızı tazeledikten sonra 1000 m
alçalacağımız orman içine giriyoruz. Burada kesin bozayı vardır. Gerçekten
yemyeşil, muhteşem renklerde çiçekler. Güneşi zaman zaman göremeyeceğimiz kadar
yoğun bir orman. Sürekli iniyoruz, gözümüz önümüzdeki taşlarda, artık son
günler, bugüne dek düşmedik bundan sonra da düşmeyelim. İki gecedir dizlerim
ağrıyor. Bu iniş daha da yük bindirecek dizlerime. Ama tenis oynarken rahat
edeceğim, kondisyon olarak geri dönecek bana bu eziyet. Yürüyoruz.
Aha, işte
nihayet, ayı pisliği gördük. Taze. Ayıcık yakınlarda.
Esma düşmüş, sol
bacağı dizinden arkaya kıvrılmış. O dizi zaten şişti. Esma “kesin bir bağ
kopardım” diyor. Ortopedist var aramızda, elastik bandajımızı sarıyoruz.
Yürüyoruz, bir şey olmamış, ağrı da yok, ya da eskisi kadar. Yürüyoruz. Bir ara
rehber, “burada yiyelim mi yoksa 20 dk.lık bir yol sonrasında su var, orada mı
yiyelim?” diyor. Sulu alanı tercih ediyoruz. Bir buçuk saat sonra oradayız.
Mükellef bir sofra daha, buz gibi Tang.
Yürüyoruz.
Bugün bu yol
bitmiyor.
Resim-16. Mütemadiyen yürüyoruz.
Yürüyoruz.
Sonunda bir araba
yoluna çıkıyoruz. Bu yol, bizi minibüsümüzün beklediği yere götürecek, oradan
ver elini Uğur köyü ve ardından Camili köyü.
Resim-17. Macahel vadisi
Yürüyoruz, hani
geldiydik.
Yürüyoruz. Olması
gereken yerde minibüs yok, yürüyoruz. Karakovan balının ürediği, karakovanları
görüyoruz ağaçlarda.
Yaklaşık 8
saatlik bir yürüyüşü tamamladığımızda minibüse ulaşıyoruz. Bir “Finish” ipi
germişler ben sondan ikinciyim, Esma o bacağı ile koşarak atak yapıyor ve ben
sonuncu bitiriyorum yürüyüşü. Bu kez minibüsün ön koltuklarına oturuyoruz Esma
ile. Terfi ettik. Gruptan iki kişi eksik, birini yoldan alıyoruz. En kıdemlimiz
Altuğ ağabey yok.
Nispeten uzun bir
yol ile Camili köyüne, Tema vakfının yapmış olduğu muhteşem konaklama evine
geliyoruz. Altuğ ağabey orada da yok. Kesin bozayı yedi onu. Eşyalarımızı
indirip odalarımıza yerleşirken minibüs ve rehber Altuğ ağabeyi aramaya çıkıyor.
Resim-18. Camili köyünde Tema vakfının misafirhanesi
Akşam yemeğimiz
muhteşem. Masalarda oturuyoruz, muhteşem yöresel yemekler, şarap. Çağrı’nın
doğum günü bugün. Rehberimiz bizi bıraktıktan sonra yeni bir grubun çadırlarını
ulaştırmak üzere bize ayrılmıştı. Ancak doğum günü pastası ve şarap,
rehberimizden, Yunus’tan. Altuğ ağabeyi bulmuşlar, bize katılıyor.
Ertesi sabah yine
muhteşem bir kahvaltı ve Macahel balı. Kahvaltı sonrasında balkona çıkıp
demonstrasyon için kurulmuş bir bal kovanını denetliyoruz. Camdan yapılmış bu
kovanda binlerce arı var. Hepsi işçi arı, ömürleri 2-3 hafta. Sadece bal yapıp
kraliçe arıyı besliyorlar, arı sütü ve bal ile. Bir de 200 civarında erkek arı
var. Onlar da sadece yiyorlar, bazıları ise kraliçe arının lütfu ile çiftleşme
olanağı buluyorlar. Çiftleşme, kraliçe arının uçarak yükseldiği bir rakımda
gerçekleşiyor. En güçlü erkek arılar herhalde bunu başarıyor. Tema vakfının
konaklama evinde bir de laboratuar var. Burada safkan Kafkas kraliçe arısı
üretiliyor. Bu arılar çok kıymetli. Trakya’daki arıcılara da satılıyor ve 7-8
kg.lık kovan balı üretimi 30-40 kg’a çıkıyor. Kraliçe arıların ömrü 3-4 sene.
İlk iki yılı çok verimli. Bir kez çiftleştikten sonra uzun süre
yumurtlayabiliyor. Eğer kraliçe arı ölürse ve arı üretici farkına varmazsa işçi
arılar içlerinden birini kraliçe arı kılıyorlar. Bu arının ömrü, arı sütü ile
beslenerek 2-3 haftadan 3-4 yıla çıkıyor. Bu bilgi bize arı sütü üretme ve
yiyerek ölümsüz olma projesini gerçekleştirmek için ilham veriyor.
Terasa çıkıp
baktığımızda karşıda görünen yemyeşil dağı, yukarıdan aşağıya ikiye bölen bir
dere yatağı görünüyor. Bu çizginin sağ tarafı Gürcistan. Camili içinde bir
askeri karakol var, sınırı kollayan. Karşımızdaki tepede ise sınırı kollayan
sadece küçük bir sınır taşı.
Son günümüz,
şelale’ye gidilecek. Minibüs ile girişe gidiliyor ve oldukça dik bir iniş ile
şelaleye iniliyor. Şelale gerçekten çok güzel, ama oldukça soğuk. Girenler var,
ben cesaret edemiyorum.
Kekik toplayarak
geri çıkıyoruz. Kısa bir minibüs yolculuğu, içi rengarenk boyanmış bir cami
gezisi, ardından Hamdi Hoca’nın inanılmaz manzaralı evinde muhteşem bir öğle
yemeği.
Rsim-19.
Şelale
Akşam yeniden
Tema vakfının konaklama evindeyiz. Yemeğin ardından, akordeon eşliğinde Artvin
oyunları. Bizler de Atabarı oynamayı beceriyoruz, bazılarımız kaygan zemine
yenik düşüyor, bazılarımız yorgunluğa.
Ertesi sabah
minibüsümüz ve Tahir kaptanımız ile Camili’ye veda ederek Trabzon havaalanına
dönüş yolculuğumuza başlıyoruz, çantalarımızda Macahel balları ile birlikte.
Rize’de Rize bezi ve muhteşem bir kuru fasulye ziyafeti. Trabzon’da pide
takviyesi. Birer saatlik rötarlar ile İstanbul üzerinden saat 02.00’de Adana’ya
dönüş.
Paylaşmak
istedim, bu deneyimi. Biraz uzun oldu biliyorum, ama yalnızca 300 ailenin
yaşadığı, “Macahel” diye bir yer var, bilesiniz istedim.